Mukaddes Kale: “Aile”
Toplum, fertlerden oluşan bir yığın değil; değerlerle birbirine kenetlenmiş bir organizmadır. Bu organizmanın çekirdeği, kalbi ve rûhu ise ailedir. Bir milletin geleceğine dair öngörüde bulunmak isteyenler, istatistiklere değil, o toplumun aile yapısındaki “değerler” hiyerarşisine bakmalıdır. Zira değerler; kültüre rûh veren, sosyal ihtiyaçları motivasyona dönüştüren ve uğruna özveride bulunulan kutsal ölçütlerdir. Bizim medeniyetimizde bu değerlerin kaynağı “aşkın” olandır; yani kaynağını vahiyden alan mânevî dinamiklerdir.
Sosyolojik açıdan aile; biyolojik bir topluluk olmanın ötesinde, geleneğin nesillere aktarıldığı bir “sosyalleşme” okuludur. Geleneksel yapımızda aile, dededen toruna üç kuşağın aynı çatı altında, aynı sofrada ve aynı duâda buluştuğu bir berekettir. Bu yapının mîmârîsi bizzat Kur’ân-ı Kerîm tarafından şöyle çizilmiştir: “Rabb’in, sadece O’na kulluk etmenizi ve anne-babaya iyilik etmenizi emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa onlara ‘öf’ bile deme!”[1]
Bu âyet-i kerîme, ailenin sadece ekonomik bir ortaklık değil, mânevî bir nöbet yeri olduğunu ilan eder. Geniş aile yapısında çocuk, sadece anne ve babasından değil; büyüklerinin hayat tecrübesinden, dinginliğinden ve şefkatinden beslenir. Âidiyet duygusu bu iklimde filizlenir. Bireyin ruhsal gelişimi, nesiller arası bu etkileşimle daha dengeli bir seyir izler. Japonya’nın sanayi devrimini kendi kültürel değerleriyle başarması, “kutsal aile kavramını” korumaları sayesindedir. Çünkü kadının evdeki huzuru tesis etmesi, dışarıdaki iş gücünün ve neslin kalitesini belirleyen en temel unsurdur.
Aydınlanma düşüncesiyle birlikte “kutsalı” hayattan kovan zihniyet, aile kurumuna en ağır darbeyi indirmiştir. Modernite, ferdin her türlü âidiyetini yok ederek yerine radikal bir bireyciliği koymuştur. 18 yaşına basan gencin “özgürlük” adına sokağa bırakılması, aslında onun hayatın acımasızlığı karşısında savunmasız kalması demektir. Batı toplumlarında ailenin bir emânet ve sorumluluk gibi mânevî dinamiklikten çıkarılıp sadece “geçici bir biyolojik ortaklığa” dönüştürülmesi, toplumun kılcal damarlarını kurutmuştur. Böyle bir zihniyet aile olmayı ortadan kaldırma tehlikesiyle yüz yüze gelmiştir.
Eski SSCB lideri Gorbaçov’un bile itiraf ettiği gibi, aile kurumunu bozan sistemler çocukları anne sevgisinden, toplumu ise vicdandan mahrum bırakmıştır. Bugün Batı’da yalnızlık o kadar derinleşmiştir ki, varlıklı insanlar sadece kendileriyle konuşması için psikologlara veya “paralı sohbetçilere” muhtaç kalmışlardır. Âidiyetin bittiği yerde alkolizm, uyuşturucu, şiddet ve vandalizm baş göstermektedir. Çünkü insan, fıtratı gereği bir yere ait olmak ve bir kalbin içinde yaşamak zorundadır.
Günümüzde ailemiz sadece fizikî şartlarla değil, küresel ölçekli bir “filtresiz” kültür saldırısıyla karşı karşıyadır. Kitle haberleşme araçları, sosyal medya, yerli ve yabancı diziler, gelenek ve mahremiyet sınırlarımızı ihlâl eden bir yaşam tarzını evlerimizin içine boca etmektedir. Müstehcenliğin özendirilmesi, sadâkatsizliğin “aşk” maskesiyle sunulması ve tüketim çılgınlığının körüklenmesi, aile yapımızda onarılması güç tahribatlar meydana getirmektedir.
Özellikle büyük kentlerde boşanma oranlarının hızla artması, sadece ekonomik bir sorun değil, mânevî bir bağ kaybıdır. Akraba ilişkilerinin kopması, komşuluğun bitmesi ve misafir ağırlamanın “yük” olarak görülmesi, aileyi seksen metrekarelik apartman dairelerine hapseden modernizmin acı meyveleridir. Evlerin küçüldüğü bu dünyada gönüller de daralmış; anne ve babalar “huzurevi” denilen yalnızlık mekânlarına mecbur edilmiştir.
İslâm inancında anne ve baba, bir evlâdın dünyadaki cennetidir. Onlar ister Müslüman olsun ister olmasın, onlarla beşerî münâsebeti kesmemek ve ihtiyaçlarını karşılamak bir iman borcudur. Ancak mânevî değerlerin askıya alındığı toplumlarda bu bağ, “çıkar ilişkisine” dönüşür. Yaşlanıp fizikî gücü tükenen, şöhreti sönen veya parası biten ebeveyn, modern toplum için “atılması gereken bir safra” muâmelesi görür.
Bu durum, insan doğasına aykırı materyalist bir cinnet hâlidir. İnsan yaşlandığında en çok bir sese, bir nefese ve bir gönül paydaşına ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacın karşılanmadığı toplumlar, ne kadar zengin olursa olsun, can ve mal güvenliğinin olmadığı bir “korku imparatorluğuna” dönüşür. Bugün ABD ve Avrupa’nın pek çok kentinde geceleri sokağa çıkılamamasının temelinde, aile şefkatinden mahrum büyümüş, hiçbir değere tutunmayan “öfkeli nesiller” yatmaktadır.
Aile kalesini korumak, sadece geçmişi yâd etmekle değil, varoluş köklerimize samimiyetle dönmekle mümkündür. Kurtuluş; insanın vahyin sesine kulak vererek hayatı yeniden anlamlandırmasındadır. Aile, bir tüketim birimi değil, bir “sekîne” (huzur) merkezidir.
Eğer bizler;
İşte o zaman modernitenin acımasız saldırılarını durdurabilir ve sarsılan aile yapımızı yeniden tahkim edebiliriz. Unutulmamalıdır ki, ailesi sağlam olan bir milletin sırtı yere gelmez; ailesi çökmüş bir milletin ise orduları ne kadar güçlü olursa olsun, istikbali karanlıktır. Geleceğimizi kurtarmak için ailemizi, ailemizi kurtarmak için ise kalbimizi vahyin filtresinden geçirmeye mecburuz.
[1] 17/İsrâ 23.
Ramazan ALTINTAŞ
Yazar
İslâm’ın ilk yılları... Hz. Peygamber (s.a.v.)’ın alenî olarak İslâm’ı açığa vurduğu günlerdi. Hz. Ömer’in İslâm’la şereflendiğini gören Mekke müşrikleri infiâle ve telâşa kapıldılar. Derhal Mekke müş...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ
1460’lı yıllarda Üsküp’te doğan İshak Çelebi, babası kılıç ustası olduğu için Kılıçzâde lâkabı ile anılmaktadır. Memleketinde başladığı eğitimini Edirne’de tamamlamış ve muhtelif medreselerde müderris...
Yazar: Hamit DEMİR
Göründü gökyüzündeHilâlin nurlu izi.Ramazan'ın neşesiKuşattı hepimizi.Yüce Allah'ımızdanBize kutlu hediye.Gönüldeki heyecanRamazan geldi diye.Davulun gür sesineKoştum ucu ucuna.Kardeşim niyet ettiBu y...
Şâir: Ahmet Sami BENLİ
İnsan Arapça bir kelime olup "üns” ve "nesy” terimlerinin müşterek bir terkibidir. Üns yabanîliğin aksine; yakınlık, sevecenlik, ülfet ve alâka anlamlarına gelir.[1] Bu duygu insanın hemcinsleriyle v...
Yazar: Ramazan ALTINTAŞ